ÖLEN MASUMİYET


Bebekler ağlamasın, radyolar sussun, insanlar konuşsun istiyoruz. Yüreği parçalayan, hüzünlendiren olaylar olmasın istiyoruz.
Bugün de şans eseri hayattayım, dedirten haberler olmasın istiyoruz. Kız çocuğu, kadın, anne olmak istiyoruz. Seksek oynarken kirlensin ellerimiz ve ip atlarken yaralansın diz kapaklarımız. Düşe kalka, güle oynaya büyümek ve neşeli bir yaşama evrilmek istiyoruz. Olgunlaştığın, olgunlaşacağın zamanda karanlık günlerde değil de, umutlu yarınlara hazırlanmak, yaşamı anlamlı kılmak sürdürülebilirliğini çoğaltırken. Kendini gerçekletirirken büründüğün kişilikten farklı senlere evrilmek, görmek en uçsuz bucaksız yanlarını. Tanımak kendini, kendinden azalarak başkalaşmak, tüm senleri, sizleri “ben” leştirmek istiyoruz.
Öldürülen karanfillerin arasında bir gün ben de olabilir miyim korkusu…

Karanlıkta yürümekten korkmadığın yolları düşünerek geçmişi anımsarken, artık yaşamı balkon camından seyrederken yorumlamak hayatı. Yaşamdan soyutlanmış bir obje gibi olmak. Birilerinin ellerinde solma düşüncesi insanı ilk ele geçiren. Korkmak onlardan, saklanarak yaşamak hayatı. Evlerin kareli aydınlıkları bir canlılığı hatırlatırken, ölümü de haykırıyor soğuk yüzüme. İnsanlardan insanlara ayrılıyor yollar. Kimse gittiği yoldan sorumlu olmayıp en ufak terslikte kirletmekten çekinmiyor ellerini… Kirlenmek bu denli kolayken nasıl öldürmeyin diyeceğiz çiçekleri?

Özlem dolu türkülerle acıları yâd edeceğiz. Yüz yıllık acıları sürekli yoklayıp, yenilerini ekleyeceğiz. Ne zaman duracağız? Hiç bitmeyecek mi bu kirli eller, yosunlaşmış kalpler? Evlerin önü çocuklar koksun derken içimizi, vicdanımızı susturduğumuz gibi sokakları da susturduk. Kar yağdı sevinçleri duymalıydık, çığlıkları değil. Ellerimiz soğuktan üşümeliydi, nefes alamamaktan değil. Kapı kapı gezip arkadaşlarını çağırmalı, şeker bulmalıyken minikler, çocuğum nerde feryâdlarını işitmemeliydi bu kulaklar.
Anlamını yitirirken bu yaşamak tutkusu silikleştirdiler yüzleri, kalpler bir bir soldu.
Kirlettik dünyayı, o bize yabancı olurken biz ona yakından bir düşman olduk. Ne alıp veremediğimiz vardı, bir gün bir şekilde yok olmayacak mıydık zaten? Bu hengâmeler arasındaki kavgalara, nefretlere ne gerek vardı? Oysa insan insana hep ihtiyaç duyardı. İnsan ihtiyaç duyulmayı bile isterdi. Neden kötü anılmayı seçtik âdemoğlu?
Çocuklar uyanmasın diye sessiz olmalıydık, çocuklar öldürüldüğünde, kadınlar, canlar yok olduğunda değil. Kimden öğrendiniz bu çirkinlikleri, yoksa saf kötülük siz miydiniz anlam veremiyorum. Anlam veremiyorum kötülüklerinize. Kabullenemiyorum olanları ve sizi sarıp sarmalayanları. Anlatamıyorum, dilimin ucuna gelen her ne ise, yaşları kaldı gözlerimde ve bir parça tuzdan yollar yanaklarımın serinliğinde. Yakıcı olmayı başarırken içten gelenler nasıl bu kadar soğuk kanlı olup öldürdünüz masumiyeti.
Anlam veremiyorum ve anlatamıyorum bu yangını, yangını uzaktan seyreden birisi gibi sadece ışığını ve acının yansımasını görüyorum belki de. Belki benim acımdan çok daha fazlası aslolan.
Yoruldum dünyayı seyretmekten, oysa adımlamak isterdim. Nefes almak, dünyayı bucak bucak taramak ve fırından yeni çıkmış sıcak ekmeğin kokusunda yoğrulmak. Boğulduğum karartıda sessiz nidalarım. Oysa içten içe dondurucu çığlıklarım.
Özledim yaşamayı, yaşatmayı.
Özledim insanın insan olan yanını.
Özledim kuş seslerini, sıcak bazlama kokularını.
Özledim ninemin buruşmuş ellerini, bana sıcacık bakan gözlerini.
Özledim yaşamayı. Özledim, çocukluğumu, cami avlularını. Özledim insanlığın eski neşesini, sıcaklığını, samimiyetini. Yitirdiklerimizi anarken yarınlara kuru bir tebessüm bırakarak, buruk bir kalp eşliğinde, özledim yarınları dünlerden ayıran günleri…

Yorumlar

Popüler Yayınlar