YOK OLUŞUMU HİSSET



Bir eylülün sabahında gördüm onları, elleri birbirlerine kenetlenmiş yürüyorlardı. Gözlerinde umudun rengi, yüzlerinde aşkın sonsuzluk resmi vardı. Sonbaharın hüzünlü melodisine rağmen sararıp giden yapraklara istemsizce eşlik ediyordu adımları.

Sonra neden gözlerime takılıyor kadının tuvali? Karşısında gülen gözlerle sevdiği kadına tebessüm eden adamın çehresi beliriyor. Sanki o an zaman durmuş gibi adam için, sanki ömrünün son saatlerini en güzel şekilde geçiriyormuş gibi mutlu. Belki de bir anlık, ömrünün en güzel râyihası onun için; çünkü mutluluk da sadece bir andır.

İçsel rûhiyâtına tanımsızım. Zîra tüm benzetmelerim sessiz bir çığlık gibi olacak;  görünmeyen bir el, dokunulmayan bir kitap gibi… Tüm benzetmelerim yetersiz şimdi bir kalbin matemi için.

Tüm bunlara rağmen karşısında cıvıl cıvıl, hayat dolu bir kadın vardı. Sevdiği kadının, her şeyden habersiz onun resmini çizmesini bekliyordu. Kadın çiziyordu aşığının sakalını, nasır tutmuş ellerini, gözlerindeki zifiriyi… Acaba adamın içindeki acıyı da gözlerinde görebiliyor muydu? Kalbinin matemini, gözlerindeki içsel hüznü…

Acı resmedilir miydi, bilmiyorum. Ama acının, hüznün timsali; resmettiği gözlerin sahibi adamdı.

Ah, ne kolaydı kim bilir ölmek. Bu denli ölmek; böylesine tutkun severken, öylesine savunmasız… Aşkı bulmuşken, tam da “Mutlu oldum, ilk kez sahiden sevildim.” derken bedenen yok olmak… Oysa ruhu daha yeni yeni filizleniyordu bir baharın rengine.

Adam ölüyor, kadın ölünün tebessümünü resmediyor. Her şeyden bîhaberken, mutluluk veriyordu belki adamın bakışları. Peki ya sonra? O yok olduktan sonra şarkıları da fırçası da kalemleri de iyi gelecek miydi ona?

Müzik ve acı her zaman kazanır ama aşkın kazananı olmuyor yeryüzünde. Belki de böylesi nasip olmuyor her kalbe.

Adam yavaş yavaş yok olacak sonra. Matemi kalacak bir köşede. Hiç açılmamış, okunmamış bir kitap gibi… Kimsenin eli değmeyecek hüznüne, kimse dokunamayacak hiçbir zaman gözyaşlarına. Sevdiği kadın bile yok oluşunu hissetmedi çünkü.

Geride anlaşılmamış onca söz kalacak gözlerinde, benliğinde. Kadın için bir nedâmet olacak belki de bu giz. Onun da söylenmemiş, yarım kalmış bir öyküsü olmayacak mı?

İki bahara da küskün şimdi sonbahar. İki dal da yapraksız… Ne yaparsan yap. İki dal da ölü, nefes alırken ve nefessiz…

Sonra bir gün, gecenin derin sessizliğinde yapraksız dal kırılmış. Artık nefes alamıyor, ardındaki içli çığlığı işitemiyormuş. Kırılan dalmış, hayatın parçasından küçük bir varlık… Hayat, hiç sönmeyen bir meşale gibi, aydınlığın karanlığında akıp gidiyormuş.

İki bahar da nefessiz şimdi.

Kadının feryadı, kendini sağır edecek benliğine. Söylenmemiş sözleri yaş olup akacak belki de kalbinin diğer yarısının mezarına.

Anlatsaydı, konuşsaydı adam; sağlıksız bir adam olduğunu, ölümün koynunda ona âşık olduğunu… Bilmeliydi kadın. Ama konuşsaydı adam, “Sen benim ölüm çiçeğimsin.” mi demeliydi? “Ölüme en güzel armağansın.” mı? Susmalıydı belki de.

Bir sitâre kayıyor dünyadan. Aşk dilsiz, kadın sessiz kalıyor. Ölümden sonra yalnızca mesafe kalıyor bedenleri arasında, ruhları zaten yan yana olacak hüznün koynunda.

Aşk ve sonrası, ölüm ve sonrası olarak yakıyor bir kadının solmuş yüreğini. İçinden çekip alamıyor da canına kattığını, canından azaldığını…

Hayata küskünlüğü büsbütün artarken, hüznün sancıları da yeni bir ruh doğuruyor. Kadın, sevdiği adam için sevdiği adamın yerine de hayatı güzel ve anlamlı yaşamayı seçiyor.

Yerde toprak feryat ediyor, gökyüzünde bulutlar ağlıyor. Sonra bir cemre düşüyor ve derinliğiyle, serinliğiyle artıyor kadının yüreğinde. Beklerken sükûtu büyüyor fakat sevdiği adama mutlaka günün birinde kavuşacağını bilmenin derin huzuru var içinde.

Kadın tamamlanışına muhtaç. Bir kalbin gölgesinde dinlenerek mezar taşı çizen sakinliği kabullenişi onun ölümü. Her şeyi kabul edip devam eden yanı, iç dinginliği… Teslimiyeti, onun yaradılışına; umudunun rengini artıran bir inanç ruhuna… Ölümü özlemek ve ölümü beklemek, bir mutluluk müjdesi yaşamına…

Yorumlar

Popüler Yayınlar